ÜMRAN AVCI – Güneş Altunkaş, son romanı “Yedi Günlük Sessizlik”te dijital dünyanın gürültüsünde kaybolan, kendini ve kendi gerçeğini unutan insanın, sosyal medya kalabalığında yalnızlaşmasına dikkat çekiyor. Roman, dijital meydan okuma ile başlıyor. Üniversite çağındaki beş çocukluk arkadaşı her akşam bir araya geliyor. Ancak ellerindeki telefonla ilgilenmekten kimse sohbet etmediği gibi karşısındakinin gerçekte ne yaşadığının farkına bile varamıyor. İçlerinden biri bir hafta boyunca sosyal medyaya mola verip bilgisayar ve tabletten uzak kalmayı öneriyor. Dijital bağımlılığın getirdiği yalnızlaşmayı tartışan Güneş Altunkaş, “Her paylaşılan bu kadar renkliyse, neden kimse mutlu değil?” sorusunun peşine düşüyor.
■ Esiri olduğumuz dijital dünyaya manifesto niteliğindeki bu kitap nasıl çıktı ortaya?
Beni “Yedi Günlük Sessizlik”i yazmaya iten meselelerden biri, dijital dünyanın hayatımızı kolaylaştırırken bizi nasıl kendisine bağımlı hâle getirdiğiydi. Artık aynı masada oturup birbirimizin yüzüne bakmak yerine ekranlara bakıyor, dijital izleri takip ediyoruz. Üstelik bunu çoğu zaman bir sorun olarak bile görmüyoruz. Ben teknolojiye karşı bir roman yazmak istemedim. Asıl mesele, insanın kendi hayatının üzerindeki iradesini ne zaman teslim ettiğini sorgulamaktı. ‘Sessizlik’ ise benim için bütün bu gürültünün içinde insanın kendisini yeniden duyabilmesi demek. Ben de tüm bunların peşinden gitmek istedim.
■ Romanda aile kavramını masaya yatırıyorsunuz. Yeri gelmişken kutsallaştırılan aile kavramı üzerine konuşalım isterim.
Aile kavramını toplum olarak fazlasıyla kutsallaştırıyoruz. “Ailedir, ne olursa olsun” diyerek birçok şeyi sorgulamadan kabul ediyoruz. Oysa aynı kanı taşımak, aynı soyadını paylaşmak ya da aynı evde yaşamak tek başına aile olmak için yeterli değil. Aile, insanın kendisini güvende, anlaşılmış ve olduğu hâliyle kabul edilmiş hissettiği yerde başlıyor. Bazen insan kendi ailesinin içinde çok yalnız olabilir; bazen de hiçbir kan bağı olmayan biri hayatımızda aileden daha güçlü bir yere sahip olabilir. Para, kariyer ve statü yaşamı kolaylaştırabilir ama tek başına asla mutluluk getirmez. Ben bu romanda aile kurumunu değersiz kılmak değil, “Aile dediğimiz şeyi gerçekten ne oluşturuyor?” sorusunu bu romanım aracığıyla okura da sormak istedim.
■ CODA bireylere (işitme engelli ebeveynlerin işiten çocukları) projeksiyon tutuyorsunuz kitapta. İşaret dilini öğrenmek hepimizin meselesi mi olmalı?
Kesinlikle. İşaret dilini yalnızca işitme engelli bireylerin ve ailelerinin ihtiyacı olarak görmek, bu dünyada yaşarken sorumluluk alanımızı fazla daraltıyor. CODA’lar üzerinden görünür kılmak istediğim bir mesele vardı: İşitme ve konuşma engelli ebeveynlerin sağlıklı çocukları, küçük yaşlarda yetişkinlerin sorumluluklarını üstleniyorlar. Anne babalarının sesi, tercümanı, kimi zaman da dış dünyayla kurdukları tek bağlantı hâline geliyorlar. Çocuğun çocukluğunu yaşaması gerekirken bir yetişkinin yükünü taşıması pek kolay değil. Bu nedenle işaret dili benim için yalnızca bir iletişim biçimi değil, karşımızdaki insanın dünyasına yaklaşma biçimi. Bunun için kendi ailemizde işitme ve konuşma engelli bir bireyin olmasını beklememeliyiz. Erişilebilirlik, ihtiyaç ortaya çıktığında hatırlanacak bir ayrıcalık değil, toplum olarak baştan kurmamız gereken bir sorumluluk diye düşünüyorum. Hatta milli eğitim müfredatına alınması da iyi bir yaptırım olabilir.
‘Gerçek hayat kurmacadan daha ağır’
■ Son soru içinden geçtiğiniz süreçle ilgili olsun. Bazen gerçek hayat kurmacadan daha ağır sözünün karşılığını yaşıyorsunuz.
Bir yazar olarak kurmacanın içinde çok ağır hikâyeler yazabiliyorsunuz. Fakat gerçek hayatın karşısına geçtiğinizde, hiçbir hikâyenin sizi gerçekten hazırlamadığını anlıyorsunuz. Annem pankreas kanseri tedavisi görürken, “Yedi Günlük Sessizlik”i 5 Şubat’ta yayımladım. 5 Mart’ta ise hayatım bambaşka bir sınavın içine girip ameliyata alındım. Patoloji sonucunda rahim ve yumurtalık kanseri tanısı alıp kemoterapi sürecim başladı ve son kemoterapimi henüz iki hafta önce aldım. Ay sonu ise görüntülemeye gireceğim. Hastane koridorlarında, bekleme salonlarında insanın hayata dair bütün öncelikleri değişiyor. Hasta olduğunuzda kendi bedeninizin sınırlarıyla, refakatçi olduğunuzda ise sevdiğiniz bir insanın acısı karşısındaki çaresizliğinizle karşılaşıyorsunuz. Bir noktadan sonra para, kariyer, planlar önemini kaybediyor; geriye bir haber, bir telefon, bir elin elinizi tutması kalıyor. “Gerçek hayat kurmacadan daha ağır” cümlesini artık yalnızca edebî bir söz olarak görmüyorum. Kurmacada sayfayı ne zaman çevireceğinizi siz belirlersiniz. Gerçek hayatta ise bunu siz seçemezsiniz. Belki yazmak da tam burada anlam kazanıyor: Hayatın önünüze koyduğu ağır gerçekleri anlamlandırıp cümlelere dönüştürmek gerekiyor.
