İki şehir arasında gidip gelirken…

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

İstanbul ve Paris arasında yaşamak bana daimi geçiş halinde olmayı öğretti. Bir süredir hayatımı iki şehir arasında kuruyorum ve bu durum zamanla bir bölünmüşlük hissinden çok bir akış biçimine dönüştü. Hiçbir şeyin tamamen sabit olmadığı, sürekli dönüşen bir yaşamın içerisindeyim. Aslında bu hareket hali karakterime de çok uygun. Yeniyi öğrenmek, alışkanlıkları dönüştürmek ve kendimi farklı bağlamlarla yeniden inşa etmek beni her daim heyecanlandırmıştır. Harekette bereket vardır; Serra da zaten bolluk bereket demek.

İstanbul; doğduğum, büyüdüğüm ve otuz yılı aşkın süredir ilişki kurduğum şehir. İnsan doğduğu şehirde zamanla birçok şeyi ezbere yapmaya başlıyor; sokakları ve insanları yaşamına, refleksleri bedenine yerleşiyor. Paris ise yeni bir dilin içinde var olmak, başka bir kültürde kendine alan açmak, gündelik hayatı yeniden kurgulamak demek. Ve bunların doğurduğu tüm ihtimallerle bir hayli dönüştürücü bir deneyim sunuyor.

Son yıllarda Paris’in yeniden yaratıcı bir çekim merkezi haline geldiğini hissediyorum. Pek çok farklı ülkeden sanatçıların, yazarların ve yaratıcı insanların bir araya geldiği canlı bir dönem yaşanıyor. Bu atmosfer yalnızca üretimi değil, kurduğum dostlukları ve aitlik hissimi de besliyor. Kendimden daha büyük bir kültürel diyaloğun parçası olduğumu hissetmek benim için değerli ve heyecan verici. İstanbul’un yoğun gündeminden ve bitmek bilmeyen hareketinden sıyrılıp biraz daha yavaşlamayı, yürümeyi, bisiklete binmeyi ve düşünmeye alan açmayı Paris’te tecrübe edebiliyorum. Bu da gerçekten neyin peşinden gitmek ve hangi hikayeleri anlatmak istediğimi yeniden düşünmeye teşvik ediyor beni.

İki şehir arasında gidip gelirken zamanla kendi ritüellerimi oluşturdum. Paris’te sık sık 1909 Bookstore’a uğrayıp kitap karıştırıyor, Richelieu Kütüphanesi’nde çalışıyor, Rose Bakery’de yeşilliklere bakarak çay içiyorum. Chambre Noire mahalle barım; LSD Lab ve Filmantique filmlerimi yıkattığım, ekipman kiraladığım ve sıkça uğradığım yerler. UGS kartım ile bol bol mk2 sinemalarına gidiyorum. Dreaming Man’de limonlu kek ve kahve, Bonjour Jacob’dan alınan sabah kahveleri günlük hayatımın sabitleri haline geldi. Öğle arasında Abri Soba’da soğuk noodle yemek, Recoin’de bir misafirimi ağırlamak ya da pazar akşamı Lao Siam’a gitmek, şehre ait hissettiren küçük ritüellerimden. Paris’in en sevdiğim yanlarından biri sürekli değişen kültürel hareketliliği; her hafta yeni bir sergi açılıyor, sevdiğim bir restorana misafir bir şef geliyor, çok dinlemek istediğim bir sanatçının konseri oluyor. Bitmiyor…

İstanbul kaotik enerjisi, katmanlı yapısı, eş zamanlı sonsuz güven alanıyla bir aile gibi; Paris ise sakinliği ve odağı öğretirken bir yandan da öğrettiklerini stimüle eden bir sevgili.

Bugün ‘ev’ kavramı benim için belirli bir coğrafyadan fazlası. Ev biraz bedenim, biraz da kendimi taşıdığım yer. Yine de Paris’te ilk kez gerçekten ait hissettiğim bir yaşam alanı kurabildim. Kapımı kapattığımda huzurlu hissettiğim, içinde kalmak istediğim bir alan yaratmak benim için yeni bir tecrübe oldu.

Éric Rohmer, Full Moon in Paris filminin başında ‘İki evi olan kişi yönünü kaybeder’ der. Uzun süre bu cümlenin ağırlığını hissettim. Fakat zamanla İstanbul’un en sevdiğim yönlerinden biri olan ayrılma ve birleşme noktasını yaşamıma entegre etmeyi öğrendim. Bugün kendimi iki şehir arasında bölünmüşlükten ziyade, iki şehir arasında kurulmuş akışkan bir hayatın içinde hissediyorum. Bir yerden başka bir yere giderken hiçbir şeyi geride bırakmadığımı, aksine her yeni karşılaşmanın, her yeni öğretinin ve her yeni dostluğun bir öncekinin üzerine eklendiğini düşünüyorum. Aidiyet tek bir noktada kök salmaya değil iki nokta arasında kurulan hareketin kendisine evrildi.”