YAZAN: FZT. ÇAĞRI PERÇEM
Topuklu ayakkabı denince akla zarafet, moda ve kadın stili gelir. Oysa bu ayakkabılar ilk ortaya çıktığında ne kadınlar içindi ne de estetik bir amaçla tasarlanmıştı… Topuklu ayakkabıların kökeni 10. yüzyıla kadar uzanıyor. İlk olarak Pers süvarileri tarafından kullanıldı. Amaç, ata binerken üzengide daha sağlam durmak ve savaş sırasında ok atarken dengeyi koruyabilmekti. Topuk, fonksiyonel bir araçtı, şıklıkla ilgisi yoktu. 1600’lü yıllarda Avrupa aristokrasisi, bu ilginç detayı fark edip mercek altına aldı. Özelikle Fransa Kralı XIV. Louis, kısa boyuna rağmen görkemli bir duruş sergilemek için yüksek kırmızı topuklu ayakkabılar giymeye başladı. Hatta sarayda sadece soyluların topuklu giymesine izin veriliyordu. Topuk, sosyal statünün sembolüne dönüştü. Topuklu ayakkabılar uzun süre yalnızca erkekler tarafından giyildi. Ancak 17. yüzyılın sonlarına doğru, kadın modasında “erkeksi stil” akımı başlayınca kadınlar da topuklu ayakkabıyı tercih etmeye başladı. Zamanla erkekler bu modadan uzaklaştı ve topuk, kadın modasıyla özdeşleşti. Özellikle ince ve yüksek “stiletto” topuklar 1950’lerden itibaren popüler hale geldi.

Günümüzde topuklu ayakkabılar hem moda hem de estetik amaçlarla kullanılıyor; ancak bazı tasarımlar uzun süreli kullanımda ayak ve duruş sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yaratabiliyor. Topuklu ayakkabıların tarihsel süreçte askeri gereksinimlerden doğarak aristokratik bir güç göstergesine, ardından da modern modanın vazgeçilmez unsurlarından birine dönüşmesi oldukça ilginçtir. Ancak fizyoterapi özelinde konuya bakıldığında, topuklu ayakkabıların yalnızca estetik bir tercih olmadığını; insan hareket sistemini bütünüyle etkileyen biyomekanik bir değişken olduğu söylenebilir.
Şimdi bu konuyu birazcık detaylandıralım ….
Topuğun yerden yükseltilmesiyle birlikte vücudun ağırlık merkezi öne doğru yer değiştirir. Bu küçük gibi görünen değişiklik, aslında ayaktan başlayıp omurgaya kadar uzanan tüm kinetik zincirde bir uyum sürecini tetikler. Klinik gözlemlerimizde, yükün ön ayağa aktarılmasıyla birlikte metatarsal bölgede basınç artışı, ayak bileği hareket açıklığında azalma ve kalf kaslarında kısalma gibi değişikliklerle sıklıkla karşılaşıyoruz. Topuklu yürüyüş sırasında bacak kaslarındaki aktivite de önemli ölçüde artmaktadır. Örneğin; alt bacak kaslarının 4 inçlik topuklu ayakkabıyla yürürken, yalın ayağa kıyasla yaklaşık %150 daha aktif olduğu ölçülmüştür.
Bu sürekli kas aktivitesi, uzun süreli kullanımda kas yorgunluğu ve ağrıya zemin hazırlar. Topuk yüksekliği arttıkça ayak bileğindeki hareket örüntüsü değişir. Bazı düzlemlerde ve özellikle ayak bileği eklemlerinde tork değişimleri meydana gelir; ancak ayak postürü bu değişiklikleri kısmen dengeleyebilir. Düzenli topuklu ayakkabı kullanımı ayakta hallux valgus, aşil tendonu sertliği, ayak ark yapısı da (ayak kemerinde) bozulma gibi kalıcı değişikliklere neden olabilir.
Bu değişimler yalnızca ayakla sınırlı kalmaz. Diz eklemindeki yüklenme paternleri farklılaşırken, kalça ve pelvis bölgesi dengeyi koruyabilmek için yeni bir postüral adaptasyon geliştirir. Özellikle uzun süreli ve sık topuklu ayakkabı kullanımında anterior pelvik tilt eğilimi ve lomber lordozdaki artış dikkat çekmektedir. Bu değişiklikler erector spinae kaslarında artmış aktiviteye yol açar; kaslar değişen postürü dengelemek için daha fazla çalışır. Diz ekleminde varus momenti artabilir; bu durum medial kompartmana binen yükü artırarak uzun vadede osteoartrit riskini yükseltebilir.

Sonuç olarak omurga, değişen ağırlık merkezine uyum sağlamak amacıyla yeniden konumlanır, buna bağlı olarak kalça rotasyonu ve adım uzunluğu da etkilenir.
Adım uzunluğunun kısaldığı, pelvik rotasyonun arttığı, eklem hareketlerinin değiştiği ve enerji tüketiminin arttığı gözlemlenmiştir, aynı zamanda sert zeminlerde lumbar bölgeye ulaşan yer tepki kuvvetlerinin ivmesi yükselir. Bu nedenle topuklu ayakkabı kullanımı yalnızca bir moda tercihi olarak değerlendirilmemeli; kas-iskelet sistemi üzerindeki etkileri açısından da ele alınmalıdır.
Günümüzde topuklu ayakkabılar estetik ve sosyal anlamlar taşımaya devam etse de, fizyoterapi perspektifinden bakıldığında bu tercihlerin vücudun biyomekanik dengesi üzerinde oluşturduğu etkilerin göz ardı edilmemesi gerektiği açıktır. İnsan bedeni değişen yüklenmelere uyum sağlayabilen son derece başarılı bir sistemdir; ancak bu uyumun uzun vadede hangi bedellerle gerçekleştiğini anlamak önemini korumaktadır.
Şıklık ve estetik algınızı koruyarak kas -iskelet sisteminizde oluşabilecek problemlerin önüne geçebilmek için dengeli (aralıklı) topuklu ayakkabı kullanabilir veya günlük hayatınıza bazı koruyucu egzersiz yöntemleri , ergonomik değişiklikler ekleyebilirsiniz.
Fzt. Çağrı PERÇEM
