‘Konuşabilmek için insanın kendini özgür hissetmesi gerekiyor’

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

ÜMRAN AVCI – Öyküleri ile tanınan Ayşe Burçak, bu kez bir ilk romanla okurlarının karşısında. “Seni Görmem İmkânsız” ile modern zamanın ruhuna ve insan ilişkilerine mercek tutan Burçak, yıllara yayılan yarım kalmış bir aşkın hikâyesini anlatıyor. “Hayatın diş sıkmayı öğrettiği” Kerem ile her istediğini kolayca elde eden Aylin’in iki yakası bir araya gelmeyen aşklarını hikâye ediyor. 1990’larda doğan iki gencin yolları 2011 yılında Eskişehir’de kesişiyor. O sıralarda biyoloji okuyan Kerem, bir kafenin mutfak kısmında çalışıyor. Aylin ise kısa süre sonra eğitim için İstanbul’a gidiyor. Araya farklı şehirler, mesafeler, takvimler girse de ilişkileri hiç kopmuyor. Ayşe Burçak günümüzde yaşanan bir aşk hikâyesi üzerinden sınıf farkının yarattığı açmazları, kendini anlatamamanın sancısını, konuşamamanın yarattığı uçurumu anlatıyor.

■ Bu kez bir romanla okurlarınızın karşısındasınız. Öykülerden sonra roman yazmak neler hissettirdi?

Kendime karşı bir meydan okumaydı diyebilirim. Normalde sıkılgan bir yapım var, ben hep yeni projeler isterim. Oysa roman, öykünün aksine uzun süreli bir istikrar ve ciddi bir disiplin istiyor. Yazı öyle bir şey ki görevi tevdi edebileceğiniz kimsecikler yok. Yazarsanız siz yazacaksınız aksi takdirde kimse yazmayacak ve fikriniz uzay boşluğunda yok olup gidecek. Aylin ve Kerem’in hikâyesinin yok olmasını istemedim ben. Başka zihinlerde yaşamaya devam etsinler istedim. Romanı yazma süreci ise bir ev inşa etmeyi öğrenmek gibiydi. Önce temellerini oluşturmanız, sonra üstüne katları çıkmanız, en son ise ince işçiliğini yapmanız gerekiyor. Tüm bunları kendi kendime keşfetmek çok keyifliydi. Nihayet tamamladığımda ise hem çok gururlandım hem de bittiği için biraz üzüldüm diyebilirim. Son bölümü yazarken gözlerimin dolduğunu hatırlıyorum. Sanırım okuyanlar da o kısımda biraz hüzünleniyorlarmış. Herhalde benim metne karşı duyduğum heyecan bir şekilde okura da ulaşıyor…

■ Konuşamamak yüzünden bir aşkın heba oluşuna tanıklık ediyoruz… Aslında bu, tüm ikili ilişkilerdeki dinamiği etkileyen bir konu. Okurun “hadi” diye iç geçirdiği o konuşma yapılsaydı senaryo değişir miydi?

Konuşabilmek için insanın kendini özgür hissetmesi gerekiyor oysa zihinlerimizde pek de özgür değiliz. Bizi sansürleyen otokontrol mekanizmalarımız var. O konuşma yapılsaydı senaryo değişir miydi? Sanırım bunu asla bilemeyeceğiz. İnanın ben de bilmiyorum. Aylin’i de Kerem’i de konuşmaktan alıkoyan kendilerince bin türlü sebep var çünkü. O konuşmanın zamanında yapılabilmesi için ikisinin de başka insanlar olmaları gerekirdi. O zaman da hikâye artık Aylin’in ve Kerem’in hikâyesi olmaktan çıkardı. Hikâyenin güzelliği zaten bence her şeyin yanlış zamanda ve yanlış mesafeden yaşanmasında yatıyor. Bu hâliyle çok hüzünlü ve çok gerçek çünkü. Böyle yaşanan ve o yüzden kaybolup giden bir sürü ilişki olduğunu biliyorum.

■ Sınıf farkı da Aylin ve Kerem’in ilişkisini etkileyen bir durum. Kerem’in içine yerleşen ‘değersizlik’ duygusunu konuşalım mı?

Evet, Kerem’in Aylin’le olan sınıf farkı ve buna bağlı olarak geliştirdiği değersizlik duygusu ilişkilerini kendi gözünde imkânsız kılan en kilit sebeplerden biri aslında. Daima “O kız bana bakmaz ki” diye düşünüyor. Keza kendi çevresi de öyle. Bunlar çocuk yaşta öğrenilmiş, içselleştirilmiş değer yargıları. Bir de tabii, Aylin’i çok sevdiği için onu olduğundan daha iyi görüyor. Âdeta prenses gibi görüyor kızı. Öyle bir şey yok aslında. Aylin de en az Kerem kadar darmadağın, öz değersizlik hisleriyle boğuşan bir karakter. O da Kerem’in kendisini çirkin bulduğunu sanıyor mesela… Oysa tam aksi söz konusu. Tamamen kendi içimizde yaşadığımız ve dış dünyada hiçbir karşılığı olmayan bu kuruntularımızla hayatı nasıl da kaçırıyoruz değil mi? Bu modern zamanın bir trajedisi olsa gerek. Biraz da bunu anlatmak istedim sanırım. 

‘Birbirlerini sevdiler ama birbirleri için emek veremediler’

■ Kitapta “Selvi Boylum Al Yazmalım” filminin “Sevgi emektir” repliğine atıfta bulunuyorsunuz. Hatta bir yerde Aylin, Kerem’e “Bence Asya, İlyas’ı seçmeliydi” diyor. Ve fakat yıllar sonra fikri değişiyor…

Aylin, 18 yaşındayken, yaşının verdiği naiflikle “Bence Asya, İlyas’ı seçmeliydi, sonuçta aşk her köşe başında çıkmıyor insanın karşısına” diyor. Tam 14 yıl sonra, 31 yaşına geldiğinde ise “Asya, Cemşit’i seçmekte haklıydı, çünkü gerçekten de sevgi emekti” diye düşünmeye başlıyor. Ben de böyle düşünüyorum. Sevdiğimiz şeye emek veririz. Emek verdiğimiz şeyi severiz. İkisi birbirini doğurur. Eğer emek yoksa sevgi de olmuyor bence. Aşk, hayranlık, çekim vb. başka şeyler ama sevgiden bahsedeceksek orada emek olmak zorunda. Aylin ve Kerem’in ilişkisinde eksik olan da buydu bence: Birbirlerini sevdiler ama birbirleri için emek veremediler.